BİZİ TAKİP EDİN

FacebookTwitterRSSLinkedInYoutube

E-Posta Aboneliği

Ekleyen: - 25 Haziran 2010. Kategori: KÜLTÜR-SANAT. Bu yazıya yapılan yorumları RSS üzerinden takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir veya geri izlemede bulunabilirsiniz.

Ya ünlü olacaksın ya da çok farklı bir şey yapacaksın

Göz alıcı vitrinler, ipek halılar, Osmanlı el sanatları, son model pırlanta gerdanlıklar… Yayınevi tabelaları yok artık. Gazeteler de çoktan gitti bu semtten. Arnavut kaldırımı yollar değişmedi bir tek.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin binası aynı bir de. Birkaç yayınevinin bürosu da hala burada, ama temsilen… Merkez binaları bambaşka semtlerde. Cağaloğlu eski Cağaloğlu değil artık. Ruhu yok… Bir tarafı yitik, eksik.

Dharma yayınları hala burada ama. Üstelik merkez ofisi, hatta deposu bile aynı binada. Cağaloğlu’nun bir eski binası. Altında cafe, üstünde yayınevi. Sahibi Namık Atalay düşünmüyor şu an taşınmayı. “Bir biz kaldık” diyor, “direniyoruz”.

Ofise giriyorum… Cumhuriyet Gazetesindeki eski günlerimi hatırlıyorum. Kedisi, kitap kokusu, ahşap döşemesi ve ruhu beni o günlere götürüyor. Geceleri yayın yaptığım Radyo Cumhuriyet’in koridorlarına gidiyorum hayalimde. Cumhuriyet Kitap Kulübü’nün içinden geçip ulaşırdık stüdyolara yayıncı arkadaşlarımla.

İlhan Ağabeyi düşünüyorum; İlhan Selçuk… Cumhuriyet’in eski merdivenlerinde karşılaştığımız günler… Çekinirdik selam vermeye; saygımızdan başımızı hızla eğer, kaçar gibi giderdik stajyer muhabir günlerimizde. Sanki bir asır geçmiş gibi… Ne Cumhuriyet eski yerinde, ne çınarları… “Rahat uyu yerinde İlhan Ağabey” diyoruz bir ağızdan.

Hayatını edebiyata, sanata adamış diğer isimleri anıyoruz sonra. Sohbetimiz koyulaşıyor Namık Bey’le… Can Yücel’den konu açılıyor, Aziz Nesin’den, Cemal Süreyya’dan, Nihat Nikerel’den, Yusuf Hayaloğlu’ndan… Ne kadar eksik kaldığından yerlerinin… Ne kadar erken gittiklerinden. Bir imza gününde çekilmiş fotoğrafı gösteriyor Namık Bey. Yirmi yıl öncesinden. Bir tarafta Aziz Nesin, bir tarafta Can Yücel, ortada kendisi. “Saçlarım simsiyahmış o yıllarda” diyor, gülüyoruz… Bir hüzünlenip bir gülüyoruz. “Şiirlerini inceleyeceğim” diyor sonra bana dönüp… “Bakalım hangi ruh haliyle neler karalamışsın”…

Çekmecesinden kâğıtlar çıkarıyor. Henüz eskiz halindeki şiirlerini… Ya da tamamlanmış ama bir kenarda ilk yazıldığı haliyle yıllardır bekleyen mısralar. Okuyor, okuyor. Temize bile çekemediğinden yakınıyor. “Neden şiir kitapları çok fazla basılmıyor artık?” diye soruyorum. Bamteline basıyorum. “Sen şiiri boş ver; hikâyeler, denemeler yaz” diye başlıyor sözlerine… Şiir kitaplarının artık yayınevleri tarafından pek tercih edilmediğinden bahsediyor. Çünkü “satmıyormuş”.

“İsim satıyor” diye devam ediyor sözlerine… “Ya ünlü olacaksın ya da çok farklı bir şey yapacaksın. Nitelikli olması bir ölçü değil… Hatta nitelik bazen hiç aranmıyor”. Sonra bir şiir (!) kitabı çıkarıyor çekmecesinden. Alt alta dizilmiş saçma sapan ama komik cümlelerden oluşan -dize kelimesini kullanamayacağım- şiirle hiçbir ilgisi olmayan kelime yığınları… “Bir şov programının yapımcısı ya da sunucusu bu kitabı fark etse bu adam ünlü olur işte, şair olur Allah korusun” diyor. Yüzümüzde garip bir gülümseme asılı kalıyor.

Kitap basılırken tercihlerin eskisi gibi olmadığından söz ediyor; ticari kaygıların her şeyin üzerinde tutulduğundan. Yayınevlerinin şimdiki çizgisinden. Eski değerlerin artık kaybolduğundan… Cağaloğlu’nu terk edince değerlerini de terk etmiş gibi…

Sonra Kiki patisini uzatıyor. Namık Bey’in on küsür yıldır dostu, kızı. “Biz de gideceğiz sonunda galiba” diyor Namık Bey… Evcil hayvanlar, adres değiştirdiklerinde çok huzursuz olurlar, yıpranırlar ya. Yeni yerlerine alışmaları çok uzun sürer. Kiki’yi düşünüyorum o anda, nasıl terk eder bu ahşap kokusunu? Penceresindeki güvercinlerin peşinde pır pır eden kalbi buna dayanır mı? “Ama direnmek istiyorum” diyor Namık Atalay… “Bu yokuşta yürürken hüzünleniyorum, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını her adımda gördüğümde… Sonra Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin üst katında bir şeyler içtiğimde, bu binayı soluduğumda yine kendime geliyorum.”

Cağaloğlu artık eski Cağaloğlu değil işte… Babıâli artık yok… Birçok değerin kaybolup gidişine alıştık belki ama alışmak gelmiyor içimden Cağaloğlu’nun yitip gitmesine… Elimde bir sihirli değnek olsa da yeniden hareketlendirsem Cağaloğlu’nu… Yeniden yayınevleri ile doldursam sokakları baştan sona… Ve elbette Cağaloğlu’na hayat veren gazetecilerin Arnavut kaldırımlarını aşındırdığı sokaklar şenlense yeniden… Kim bilir… Tam bu hayallere dalmışken bir şiir bölüyor düşlerimi… Belki de Cağaloğlu’nu en iyi anlatan şiir… Dokusu olan, ruhu olan, sokakları taze kitap kokan Cağaloğlu’nu… Özdemir Asaf Usta’nın Cağaloğlu Yokuşu:

CAĞALOĞLU YOKUŞU

Dün gece yokuşu çıkıyordum,
Günlerden yetmiş sekizdi…
Yaymacı
Eski kitaplarını bekliyordu
Kaldırımda
Eskiden olduğu gibi,
Alsınlar okusunlar diye
Başkaları da.

Bazı yerler değişmiş,
Bazı yerler eskiden olduğu gibi
Hiç değişmemiş…
İnenlerle çıkanlar;
Yaşlısı, genci
Basımevi, kitabevi…
Gelenlerle, kalanlar
Aynı umular, aynı bekleyiş…
Adlarda, yapılarda okunuyor
Olmuşlarla olanlar…
Yalnız bir şey değişmemiş;
İniş-çıkış, geliş gidiş.

Bu yalnız benim için değil…
Nasılsa benden önce;
Yüz, seksen, elli…
Benden sonra da olacak,
Besbelli.

Benim de demek istediğim:
Dün gene yokuşu çıkıyordum
Günlerden yetmişsekizdi…
Ona-buna kimilerini sordum,
Çok azı bildi.

İşte geçerken dün o yokuştan,
Günlerden yetmişsekizdi,
Saat yetmişsekizdi…
Otuzsekiz saat önce oradan
Şarkılarıyla, şiirleriyle
Bir sarışın geçmişti…

Onu soruyordu şimdi
Bir sakallıdan…

Ne bilsindi.

Özdemir Asaf

KadınMedya.com | Özden Toprak

Bu yazıyı paylaş

Facebook Yorumları

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş